25 Kasım 2010 Perşembe

37 Yaş'a Veda : )

02.12.2009
Yaptı beni 39 diyeceğim uysun diye ama yok yaptı beni 37...Uyuz : )
Annemin söylemesine göre sabah doğmuşum, annemden öte bir bilgi bulamayacağım için bu bilgiye sadık durumum.
37 yaşın ilk sabahı ise çok ama çok mutluyum.
Nöbetten çıkmışım, karnımdaki kelebeklerle konuşuyorum.
Uzak bir yerden gelen biriyle sarhoşum.
Gün içinde gelen telefonlarla ve facebook'daki bir dolu mesajla sanırım artık yukarılarda yaşıyorum.
Aile sevgisi ise başucu yine, her zaman önde : )
Doğumuma övgüler beni mest etmekte.
E itirazım yok tabi ki, "iyi ki doğdum" yani, bence de öyle : )
Bu kadar mutluluk uğrarsa bir insana ne olur, o insan bu durumu "sonsuz" bulur.
Umut onun yol arkadaşı olur.
Mutlu son kapıda der durur.
Aaaaa üzgünüm ama istisna bir durum olur.
Herşey puffff olur.
İşte yazı yeni başlıyor : )
37 yaş'a gelmiş olmanın en güzel durumu da, artık bu durumlara hazırlıklı bir insan olmuş olmak olur.
Bir insan 37 yaşına kolay gelmediği için öğrendikleri de boyunu aşmış olur.
Yani öyle beklenildiği üzere offf, pofff, pufff yazısı yazamadığım için çok üzgünüm ama bende durum budur.
Az önce yine dinlediğim Nil'in neşeli şarkısı eşlik etsin bana yazımın geri kalan bu kısmında.
"KENDİMİ BUNLAR İÇİN Mİ YORUCAM BEN, KALBİMİ BUNLAR İÇİN Mİ KIRICAM BEN"
E bence de öyle.
Tam bir felsefe bu cümle bana göre.
Bu yüzdendir ki öpüp koyuyorum başımın üstüne.
Kolay öğrenmiyor insan kendini bu kadar çok sevmeyi.
Kolay öğrenmiyor insan; sana layık olmayana hemen oracıkta güle güle demeyi, hatta onu bile dememeyi (!)
Kolay öğrenmiyor insan; yeniden önüne bakabilmeyi.
Yaşamın sihrinin kendi devam eden yaşamına sarılmakta saklı olduğunu kolay öğrenmiyor insan çünki.
Ha şunu da erken öğretmeliymiş aslında yaşam insana;
"Kulağının dibine kadar söylenirmiş de bazı şeyler, ben duymaz mışım; şimdi gerçekten DUYMAYI öğrendim, diğer durumda ben temiz, saf giysiler giydirir mişim karşımdakilere eğri dikmeyi bilmez terzi halimle, sanırım da bu yüzden görmez olur, lal olur, sağır olur muşum, e ne oldu şimdi, karşımdaki karşımda çıplak kaldı, ben yine bildiğim en pak entarimin içindeyim : )
Bu bilgiye ulaşmak  ise 37 yaşın marifeti olacakmış demek.
E ne diyeyim iyi ki geldim ben bu yaşa.
Bu yaşımda öğrendiklerim de yine ödül bana.
Yaşadığım hiçbir şeyden pişmanlık duyamam ben, onlara saygım her daim olacak elbet; ama ben yine de Nil’in bu eğlenceli şarkısı için facebook'da yazdığım Dinçel notumu da ekleyeyim yazımın burasına : )
Aynen şöyle yazmışım yakın bir tarihte;
Bu şarkıyı hayatımda ilk defa paylaşım haline getirmemin sebebi bir kitapçıya yürürken duyduğum ve beni neşelendirmesine sebep olan müziği, ruhu ve lezzetidir, üşenmeden sözlerini merak ettim, Allah'tan felsefesini çoktan var etmişim de hayatımda; zira "Kendimi bunlar için mi yorucammm" cümlesini şarkı olarak değil de hayat kurtarıcı cümle olarak keşfim bana çok şey katmıştır kendi hayatımda nitekim...
Gelelim "ben seni kopardım attım, kendimi toparlıyorum" cümlesine; e bence şahane : ) kopardığın şey için üzülme, onu kopardıysan bakma artık ardına, buyur toparla bi zahmet kendini, uğra kendi alayına; şarkıda geçen Kötü Kedi Şerafettin'le ise hepimiz bir yerlerde karşılaş mışızdır bence, canımız ve ciğerimiz kalamamalarının sebebi ise kötü bir kedi olmalarındandır herhalde, yoksa başka daha ne?...
Ama onlarada söylenecek söz ne var ki yine de ;
Kalbimi bunlar için mi yorucam beeee olurdu herhalde di mi?
Budur benim 37 yaş olgunluğum.
Bu olmasaydı eğer nasıl mutlu geçerdi gelen diğer günler.
En güzeli de benim oğlum artık gördüğünü okuyabilen bir çocuktur.
Annesi ona bakıp hayatında olmasına şükredip durur.
Yeni haberler, yeni durumlar, aile ve dostlar,
DinçeL 37 yaş'a da yine zenginlikle damgasını vurmuştur : )
Hal böyle olunca da; yazılır pek muhterem 37 yaş'a veda, en Ala'sıyla : )
Ama birşey daha var ki teşekkür etmek isterim beni bu kadar büyütmüş olan diğer yaş'larıma da : )

22 Kasım 2010 Pazartesi

B A Y R A M T A T İ L İ hakkında : )





Tatildi bir kere.
İsmi bile yeterdi beni deli etmeye : )
Delirdim de.
Bayıldım 9 günün hayatıma "tatil" olarak "save" edilmesine.
Nice kayıtlar bekliyorum hayattan her daim böyle.
Bunun için hiç sebep kalmasa, kendimi deli bile ilan ederim seve seve.
Olsun adı "Deli Bayramı"
Kutlarım ben onu her haliyle : )
Şarkılarda söylediğine bakmayın siz,
''Hiç bir zaman hayat bayram olmadı ya da her an nefes alışımız bayramdı'' diye.
Benim için bayram; tatil olmakla aynı kıvamdaydı : )
Iıııımmmm nasıl desem Dr.Ouetker'in şelale kıvamındaki çikolata sosu gibi.
Aksın her yerime tatil...
Aksın tatil sayesinde her yere bendeniz : )
Ooooohhhhh ben ve keyfimiz, süperiz . . .
Ağbim gelmişti bize.
E bayram daha bir bayram oldu gelişiyle . . . 
Sevgili Kardeş. . .
Hoşgeldiniz: )
Gelişinizle her yeri yine bayramlara çevirdiniz. . . 
Sizi Seviyorum tatil ve kardeş dünyası . . .
Bana yaşattığınız mutluluğa her daim talibim bendeniz : )

N o t : Ne kafiyeli bir yazı oldu bu, okurken kaldım nefes nefese, e ağbiye kıyak çekmek var ziyadesiyle : )

11 Kasım 2010 Perşembe

K E L İ M E L E R . . .

Kelimeler beni çoğaltır.
Ya da öyledir çoğu zaman.
Söylerim, ikna ederim, yazarım, etkilerim, o deliğe girerim.
Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarırdı ya hani bir özlü sözde, bu sözde ben deliklerden içerilere girerim kelimelerimle...
Böyle bir etkisi var kelimelerin üzerimde.
Etkilerimi bulaştırırım her bir kişiye.
Ama ama bazen öyle şeyler oluyor ki, aynı kelimeler bir deliğin içine kapatılsın da orada saklansın, orada kaybolsun diye hüzünlerime de dönüşebiliyor.
Çıkıyorlar ağzımdan birer birer, aynı kelimeler beni bir sakar yapıyor.
Kelime sakarı oluyorum o anda.
Onlar bir anda çıkıyorlar ağzımdan ve bir daha geri alınamıyorlar.
Ustaca kullanırdım ya onları, niyetimde kimseyi üzmeden kırıp dökmeden söylenen kelime dizinleri benden çıktığında karşımdakinin beyninde save edilir, geri dönüşsüz bir yere gönderildiğinde benim pişmanlıklarım da yer bulur kendine bir yerlerde, belki de en çok da tepelerde : (
Hal böyle olunca kelimelere sığınmak isterim yine de.
Özürler bin kere edilir.
Pişmanlığım ezilir.
Yok bence kelimelerime biber sürülmelidir.
Bunu bir daha yapmamak bana öğretilmelidir.
Kırdım bugün bir dostumu.
En iyi niyetimle hem de.
Cehenneme giden yol yine iyi niyet taşlarıyla örülüydü işte.
Oysa bilmem gerekli ki ağzından laf çıkaranların düşünmesi, tartması, yutması gerekirdi.
Bu bende hep böyleydi.
Ama insanım ya, şaştım ve beştim herhalde.
İnsanoğlu şaşar ve beşer kuralına uydum bende.
Yüreğimdeki iyi niyetlerimle kabul eder misin beni yeryüzü cennetine yine de . . .

KOMİK ŞEYLER : )

Yıllardır beklediğim an nihayet gerçekleşti.
Kayra bana "ne kadar komik bir annesin" dedi.
Bu bana bir değil birkaç ritm birden verdi.
Ne zaman diyecek diyordum.
Beni her anneden ayırsın istiyordum.
Her anne muhteşemdir ama komik olanı çok yok piyasada : )
Deli olanı da : )
E benim de hünerim bu.
Tamam diğer anneler gibi yok bende öyle pastalı börekli maharetler ama,
E bende de onlarda olmayan komiklikler var, yaaaaa : )
Deli gibi gülüyoruz Kayra'yla herşeye.
Bu durum bence kesinlikle şahane.
Komik olmalı bence biraz her insan.
Her insan olur anne, baba, en has evlat.
Ama bunlar rutin durumlar.
Bana komik olanlarından gerek.
Gülmek gerek.
Kıpırdamak-kıpırdanmak gerek.
Hayat yeteri kadar yorucu.
Yapmıyor bizi bunlar doyumlu.
Gülünce herşey geçiyor teğet.....Öğğğğkkk (teğet kelimesine var mı yakın bir kelime, bir eş)
Her neyse diyeceğim şudur ki,
Kayra beni komik buldu.
Yaşasın nihayet benim farkımı buldu.
Yaşamımın anlamı buydu.
Kayra'ya katacağım en önemli şey de zaten şuydu : )
Komik ol, ama komik durumlara düşme.
Hep gül ama, kimseye kendini güldürme,
Herkesle gül ama kimseye gülme.
Gülmek değerlidir ama onu değeriyle yaşamayı bil.
Ölçünü bil.
Sevmeyi bil.
Ve umarım bu paket program sana mutluluklar getirir.
Dilerim hikayen güzel olur oğul.
Dilerim en çok da komik olur :)
Dilerim öyle olur : )

9 Kasım 2010 Salı

M A S K E . . .


Vardır evim de maskelerim.
Renk renk ve çeşit çeşit.
Evimde olmalarının sebebini ise bir ben bilirim.
Eskiden çokça takardım onları yüzüme.
Gülümser dururlardı her şeye (!)
Gülümsemezdim içimden aslında ben her şeye.
Öyle görünmek isterdim.
Yok ama çoğu kez öyle değildim.
Çoğu kez üzgün gezerdim.
Bu oyundan sıkılınca, fırlattım onları bir gün bir kenara.
Takmamaya karar verdim bu fırsatta.
Birer birer evimde olmalarının sebebini kimse bilmez ama,
Bu evdeki insanların yüzünde maske yok demektir aslında.

"Bu evde maskeler sadece bu tahta yüzlerde, onlar sahte, ama evin içindekilerde yok böyle bir hadise" demektir bu aslında : )

İşte budur evimdeki maskelerin sırrı.
Takmıyorum yüzüme ben artık onları.
Onlar sadece duvarlarda, bizim evde.
E buyurun o zaman Dinçel 'in "gerçek" evine : )
Bahse girerim gördüğünüz her şey aynen gerçek öyle.
Sade ve sadece : )

KRAL ÇIPLAK ! . . .

Ne çok insan sığdır mışım hayatıma, ne de çok insanın sığmışım hayatına.
En çok da böyle olanlarını sevmemişimdir.
Kral zannetmişlerdir kendilerini, kral zannettirmiştir etrafındakiler de.
Giyiniksiz çıplak vücutlarıyla dolaşırken yol da böbürlene böbürlene (!) yanındakiler de en çok övgüler yağdırır olmuştur boyalı (!) giysilerine.
Bense çok kralın (!)  karşısına dikildim,  biliyor musun sen çıplaksın dedim, yalansın üstelik, bunu sende biliyorsun, seni yalanlığınla ve ziyanlığınla taşıyanlarda senin kadar karakter yoksullarıdır dedim.
Ben öyle dediğim için de; hiç bir kral da sevmemiştir beni ömrümce.
Hahhh : )
Çok da umurumda...
Asıl gurur bu sevgisizlik bana.
Varsın kral ve kralcılar sevmesinler beni, ben seviyorum ya kendimi o yeter bana.
Ama şunu da biliyorum ki, karşısına dikildiğim her kral da gece olup da, günün sonunda yatağına vardığında hiç de günde ki gibi güçlü sığamamıştır yatağına.
İşte ben bu durumu hep sevmişimdir.
ÇIPLAKSIN KRAL ÇIPLAK, ÜSTELİK NANİK NANİK : )
Duymuştur sesimi eminim, irkilmiştir nitekim...

8 Kasım 2010 Pazartesi

EN SEVDİKLERİM : HATALARIM : )

38 yıldır karşıma çıkan her insanın kabusuydu.
Benimse en çok tutunduğumdu.
Bayılırım hata yapmaya (!)
Kendime hatalar katmaya.
Öyle bilinçli bir şekilde değil de, ben onları inandığım için yaşarım, hata olduklarını sonradan anlarım.
Ah benim sevdalı başım : )
Az mı hata yaptım 38 yılımda.
İrili-ufaklı.
Ama bıkmadan usanmadan daha da yapmaya toleranslı : )
Korkmadan ve yılmadan...
Ama masumca.
En çokda dedim ya inancımla.
Onları yaparken hata olduklarını anlamadan.
Anladığımda ise karalar bağlamadan, sarıldım ben hep onlara.
"Hoşgeldiniz dedim yuvama"
İçime attım, konuştum onlarla.
Ne işiniz vardı yanımda, yamacımda.
"UĞRADIK Sana"
Cevap buydu her defasında.
Bana öğretmek için, beni büyütmek için, beni tutup çoğaltmak için uğrarlarmış bana.
Öyle olmasa;
Bu kadar yol alabilir miydim acaba hayatta ?
Suya sabuna dokunmadan, etliye sütlüye karışmadan sakin ve durul yaşamak da vardı seçenekler içinde ama o hayatın içinde var olmakta bana yakışmazdı galiba.
Olgunlaşmak için gerekliydi.
Uslanmak için de öyle.
Sağlam olmam için gelmişlerdi, işte bu yüzden de Hoş gelmişlerdi : )

Hatalarıma Not : Üzgünüm ki karşıma 1 kere çıkarabiliyorum sizi, sanırım işin özütü bu, sırrı bu, ikinci kez karşılaşsaydık eğer bunca sene sizlerle, sanırım bu defa ahmaklığımı yazardım cümlelerime, işte bu yüzdendir ki seviyorum ben; hem sizi, hem de beni : )
Nasıl ama kavrayabil miş miyim sizleri ? . .

4 Kasım 2010 Perşembe

S İ H İ R . . .

Sihir kelimesi bana göre dünyanın en sihirli kelimesidir.
Bence sihir insanın sihir kelimesi karşısında beyninin yarattığı bir düzmecedir.
Önünde Sihirli yazan ürünlerle karşılaştığınızda neler geçirirsiniz beyninizden o anda.
Ben bu hadiseyi en son sihirli bir elmayı ısırdığımda yaşadım.
Sihirli elmaydı adı.
5 liraydı fiyatı.
Üzerinde bir kürenin içinden çıkmış gibi sihirli minik resimler vardı.
Aldandım tabi ki hemen sihrine.
Sandım ki sihirler bulaşacak her bir yanıma, her ısırığımda.
Yok aslında böyle bir hadise.
Bakın bakalım sihirli el bezlerine ve temizlik malzemelerine.
Çıkmaz denen tüm lekeleri çıkarır ya onlar.
Yok kardeşim bakkal amcadan aldığın adı hiç duyulmamış sihirsizi de aynısını yapar.
Sihirler ötesi bir durum bu kesinlikle.
Adında sihir varsa beklentiler göklerde.
Sihir aslında beynimizde.
Beynimiz diyorum ya her yazımda müthiş övgülerle.
Sahi bu koca cüssemizin üstündeki küçücük ufacık şey gerçekten de içi dolu turşucuk değil ki herşeye yetiyor büyük bir bilgelikle.
E sihir konusu da gider artık çöpe bence beynimiz sayesinde.
N O T : Bu yazıdan çıkarılacak sonuç; üzerinde "Sihir'li" yazan hiçbir şeyi satın almamanız gerektiğidir, çünkü bu tüketimin en şahane ve delice bir şekilde yapılması için sistemin bir düzmecesidir, üstelik bedava bir durum da değildir, aynı paraya 2 kilo elma alacakken, sadece 1 sihirli (!) elmayı ısırmak bence içler acısı bir nihayettir.
Bunun gibi daha nice hikayem var anlatmak üzere.
Her neyse sihirsiz günlerde görüşmek üzere.
Ne dersiniz belki de sihir bunu bilmekte ? . . .

Yazarın Okuyucularına Son Notu : ) Ha bu arada bu yazıyı niye mi yazdım, çünkü bu sihirlerden bıktım usandım, aldandım, sizde aldanmayın diye yazdım : )

Hadi ama ben kaçtım . . .

O HAYATIMA GİRDİĞİNDEN BERİ : )

Evet O hayatıma girdiğinden beri uğramaz olmuşum buralara...
Yazmaz olmuşum.
İstesemde gelmez olmuşum Dinçel'in Yerine...
Niyetlerim hep buyursun gelsin Dinçel yerine ama nerdeee!!!
Amma velakin, itiraz ediyorum, avaz avaz bağırıyorum var gücümle.
Bu olmaz böyle diye : )

Daha önce tanımıyordum onu..
Gelecekti birgün biliyorum, bekliyordum konusunu.
Bilirler onu daha önce görenler.
Nasıl da eziyetliler : (
Organize olup üstüme üstüme geldikçe Talat ve ekibi.
Ben pek bir sindim, giydim tırsık elbisemi.
Neyse ki tüy gibi hafifledim şu son günlerde.
Ela ve Lale...
Olabilirdi yanlarında Afife JaLe de..
Ama yok Atilla ve Onat eklendi bu zincire.
Dahası var, An-ne ve Ni-ne.
Geliyorlar üzerime üzerime.
Pes edecek değilim.
Değiliz elbette.
Ama hepsi birden kısa bir süre hayattan elimi eteğimi çektirdiler.
E kim mi bunlar?
Milli Eğitimin yeni Cin Ali'si-Cin Perileri.
Pek bir cici bicileR.(!)
Ela-Lale-Atilla...
Onat ta bizde, oh be yaaa : (
Yani diyeceğim şudur ki.
Son günlerde ki durumlar bizde budur : )
Dolayısıyle ;
İzin vermiştim kendime...
Neyse ki geldim yine kendi yerime : )
Görüşmek üzere . . .

Ahhh işte bu da resimleri...
Onlar her yerde el ele : )
Biz düşelim eziyetine...
Yok öyLe : )

14 Ekim 2010 Perşembe

EKSİK TUŞ : )

İnsan beyninin kıvrımları hala daha araştırılmaya devam ede dursun, benim yolumu bulamamak, benden yol tarifi isteyenlere bir türlü bu muzaffer bilgiyi verememek durumu benim beynimin neresindeki hangi eksiklikten veya hangi hasar dolayısıyla kaynaklanıyor inanın bilmiyorum.
Benim için yolumu bulmak öyle doğu, batı, sağ sol, şu sokak bu sokak kavramlarıyla değil dükkan veya tabela ismi, bir kapının üstünde gördüğüm pembe renk gibi, orada bir kedi duruyordu, o kediden yola çıkarak ha gayret bulurum gibi bir durum aslında.
Renkler solsa, kedi mart ayı münasebetiyle başka bir yola sapsa bu halimlede elimdeki son doneleri de kaybetmiş oluyorum ki bu gerçekten içler acısı bir durum.
Bu durumun acilen beni terketmesi için yediğim cevizlerden ve beynimi geliştirmeme yardımcı olacak şifacılardan bendeniz için özel olarak hazırlanmış macunlardan bolca tükettim.
Eksik olan tuşumun tespiti için nörologlarla iş birliği haline bile girdim.
Ayyy ama hayır yok,yok yok.
Tıp dünyası ve lokman hekim (alternatif tıp dünyası) maalesef bu konuda dumur.
20 yıldır hergün geçtiğim yolu bile anlatamamak, evime gelecek birine yolumu tarif edememek benim değil artık tıp dünyasının sorunudur.
Bu konuyla ilgili yaşadığım binlerce eşsiz hikaye beni yapmıyor ne yazık ki şahane.
Gitmek istediğim bir yeri ararken sanayi bölgesine girmişliğim bile vardır yani.
Mahcubiyetimi anlatamam sizlere.
Evime gelen son misafirimi ise Ankara içinde arayıp bulmak için bence özel bir ekip kurmak onun son nefesini benim evimden millerce uzakta bulunan bir Petrol Ofisinin önünde vermesine ramak kalmasını daha erken bir şekilde önleyebilirdi : )
Fakat birde öyle zekiler var ki, Allah'tan leb demeden leblebiyi anlıyorlar da, kendileri buluyorlar evimi.
Benim anlatmaya çalıştıklarımdan nasıl oluyorsa oluyor bir adres oluşturabiliyorlar.
Bilmiş bilmiş, hııımmmm sola saparız, sağa saparız, göbekten ilerleyip, döneriz.....gibi muzaffer planları harfiyen uygulayarak bana ulaşırlar bu kişiler.
Ben bu durumda onları bir mucize gerçekleşmiş gibi iki kat sevinçle karşılarken kapımda, içimden de haset ederim, bunların hangi tuşları fazla diye : )
Hayır bu soruya cevap bulabilirsem kendi eksik tuşumu da orada çözeceğim nitekim.
İşte durum bende aynen böyle.
Şans yüzüme gülsün diye Kayra'ya 15.yaş gününde onu her an hafiye gibi izlemek niyetiyle alacağım yenebilir, yutulabilir çiplerden önce kendime tahsis edeceğim.
Yutacağım ki ailemin fazla telaşa girmeden beni gittiğim bilmediğim yerlerden ''seni yine bulduk'' sevinciyle bağırlarına basmalarına sebebiyet vereyim.
Bip bip bip....
Aradığınız kişi şu anda bir çölde : )
Hah hah hah hah hah : )
Aileme yaptığım en güzel hadise : )

13 Ekim 2010 Çarşamba

3 M A Y M U N . . .


3 maymun hikayesini bilirsiniz...
Onlara bakarken aaayyy ne sevimli bile dersiniz/deriz.
Resimler hep güzel şeyler söylerler biliriz.
Ama bir şey daha var ki lakin arka planda bir hüzün perisi gizlidir.
Ağlarlar aslında maymunlar durumlarına.
Bakmayın maymunluk yaptıklarına.
Susarlar onlar...
Duymazlar onlar...
Bilmezler onlar, en çok bildiklerini bile.
Başlarına vura vura ne hale geldiler değil mi?
Aynen senin gibi, benim gibi, birde o tanımadığımız herkes gibi.
Tek farkımız üzerimize tazyikli su sıkılmadı : ) Yaşasın (!)
Ama görünmez bir el geziyor sanki üzerimizde, yüzümüzde, sesimizde, ayarlarımızla oynuyor sanki bir şekilde.
O el kocaman oluyor, gölge gibi sarıyor her birimizi.
Bir kehanet gibi.
Biz sizi işte böyle uslandırırız der gibi.
Özgür değilim ben artık hiçbir yerde.
Burada bile ne yazık ki.
Google'da kendini ara, tık çıkarsın kendi karşına.
Huzurlarınızda Dinçel'in birşeyleri.
İçsel konuşmalarımsa yoruyor beni.
İçsel isyanlarım boğuyor beni.
Kendi kısık sesimi duyamaz oldum.
Ve ben 3 maymun ekibine dahil oldum.
Öğrenilmiş çaresizliği ciğerlerime kadar soluyorum : (
Biraz senin gibi, biraz da o tanımadığım, belki de çok tanıdığım herkes gibi.
Farkım var deme sakın.
Varsa şayet,
Hani nerdesin, ha gayret !....

KÖŞE BAŞINDA NE VAR ?...

Demiş ki Mehmet ASLANTUĞ son röp.ünde ve özetle; mesleki hırslar ya da başka telaşlar birlikteliğin önüne geçerse çok rahat kopabiliriz, demek ki bu iş emek istiyor, egomuzu cebimize koyar devam edersek bitiş kolay olur, (benim koptuğum cümle tam da burası aslında) oysa bizi köşe başında bekleyen büyük aşk'lar, dostluklar yok.
(Alkışlar burada bu masalsı adam ve kadına)

Her neyse yazı artık buradan itibaren Dinçel'ce devam etmekte : )
Müthiş bir cümle olmuş doğrusu.
3 gündür üzerine düşünüp duruyorum bu kısa cümlenin.
Bana anlatacağı uzun bir şeyler var kesin : )
İnsan beyni hep böyle mi çalışır, yoksa benim ki mi hep böyle takılır...
Takılırım ben cümlelere...
Takılırım ben ne anlam yüklediklerine.
Takılırım ve çoğaltırım, çoğalırım her takıldığım şeyde.
Uçurtma olurum ardında, uçar dururum yukarılara.
Aşk öyle bir bağ ki canlılar arasında, bereketi için emek gerekli.
Tutunmalı ona..
Tıpkı Şili'de 69 gündür yerin altında kalan o işçilerin hayata tutunduğu gibi, onların hayattan hiç kopmak istemedikleri gibi, onların hayatı kaybetmek istemedikleri gibi tutunmalı her canlı bence kendi Aşk'ına.
Koyverdiğinde ;
Aşk üzülür.
Aşk süzülür.
Aşk bir tutam değil "çok tutam'' bir hüzne bürünür.
Aşk'ı birkaç gündür gerçekten böyle tanımlıyorum ben.
Göçük altındaki o 33 adamın öyküsü gibi.
Onların mücadelesi gibi.
Onların üzerlerindeki tulumu aşkın çıplak bedeninin üzerine giydirmeli.
Aşk'ı onların mücadelesi gibi yaşayabilmeli.
Bunu şarap gibi içebilmeli.
Aşk bunu bilirse şayet...
Umut eder.
Mutlu eder.
Sürer gider.
Masal olur, kuş olur, süzülür, en tepelere erer.
Bu imge değil.
Bu benim birgün başıma gelecek olan hikayemdir.
Uçurtmanın ucunu bırakmış olanlara ise sormak isterdim, ne umdular ya da ne buldular acaba köşe başında diye?
İnci gibi dizilmiş mutluluklar serilmez köşelere.
Marifet elinde olanın kıymetini bilmekte.
Gittikleri yerden dönünce hayıflanırlar mı acaba kendilerine.
Kaybettiklerine.
Yüklenirler mi gidişlerine.
Farkındalık işte burada başlıyor.
Pişmanlıklar artık bir işe yaramıyor.
Giden gidiyorsa da, geriye dönüp baktığında olan o canım Aşk'a oluyor.
Sormuştum bir yazımda Liz'e, neler öğrendin sen diye?
Benim ki ooooohhhh çoktu ya hani.
İşte benim en çok öğrendiğim bu idi.
Diğer öğrendiklerimin yanında bu yazım gereği söyleyeceğim tek şey;
Aşk'ı ardına koyvermemek.
Kendini egoyla değil, Aşk'la beslemek.
Onu her daim yeşilliğe su atan manavlar gibi üzerine su serpmek, taze tutmak gerek.
Bu onu çok sevmek demek.
Tutunmak, bereket üzerine bereket eklemek, kıymet bilmek gerek.
Aşk işte ancak böyle AŞK demek...
Benim uçurtmamın ucunda kocaman bir yürek var.
Peki yaa senin uçurtmanın ucunda ne var...
Onu uçurursun nereye kadar ?...
Uçtum, kaçtım demek kolay.
Birlikte göklere uçabilmek asıl olay..
Beklerim ben böyle bir AŞK ve eğer birgün gelirsen hizmetindeyim ey AŞK.

: )

7 Ekim 2010 Perşembe

BİR KADININ YAZISINDAN BİR İKİ CÜMLE ALARAK YENİ BİR DİNÇEL'ce YAZISI YAZDIM, BUYRUN BAKALIM : )


Onun başlığı "Birinin Kadını Olmak İstiyorum" idi.
E böyle de kalabilir, benim için sorun yok.
Diyor ki kadın yazısında; başka kimse dokunmasın bana, konuşmasın, bakmasın hatta, biraz korunmak, biraz şımarmak, ona yemek yapmak, yürürken sıkı sıkı elini tutmak, uzun uzun pazar kahvaltısı, ha unutmadan kek de yaparım ona" gibi "küçük" ama "zor hevesleri"m (!) var diyor kadın.
Neden mi diye soruyoruz o kadın ve bendeniz DinçeL kadın ?
Çünkü herkesin eli tutulmaz, herkesle kahvaltı keyifli olmaz, kekimi ona yapmazsam keyfi kalmaz diyoruz ikimizde ve bir ağızdan hep birlikte.
Çünkü HERKESİN KADINI OLUNMAZ diyoruz.
NİL'in bir şarkısı vardı ya hani; mahcupça bakıp, yanmış kekini ekrana tutup göstererek ''sana kek yaptım'' derdi, işte bu hayal bence her kadının hayali olamaz.
Ben bu hayali gerçekleştirmek için Issız Adam filminin oyuncularının peşine düşüp havuçlu-tarçınlı kekin tarifini ele geçirmeyi bile düşünüyordum sevdiğim erkeği mutlu edeyim diye.
Bence böyle hayaller herkese kurulmaz !!!
Her neyse, bu mevzu zaten benimle ilgili;
Biz dönelim yine öze, diyor ki yine DinçeL ve kadın; sabahları uyandığımda "günaydın sevgilim" mesajları uçuşsun telefonumda, gün içinde özleyeyim onu, özlesin o da beni, dayanamayalım bu durumumuza.
Aklımda olduğu için gülümsemek, gülümsediğim için işe bile uçarak gelmek, biri beni o kadar çok sevsin ki, hatalarımı da sevsin, o kadar çok sevsin ki hata yapmaktan ödümüz kopsun istiyoruz nitekim yine biz.
Şimdi ben/biz birinin elini tutup gezemez miyiz?
İstesek biriyle bir film izleyemez miyiz?
İstesek o keki pişiremez miyiz?
Sana kek yaptım diye şarkılar söyleyemez miyiz?
Söyleriz elbet.
Ama diyoruz ki biz; birinin elini tutmakla, sıkı sıkı tutmak arasında çok fark var!
Ya tutarsn, ya tutmazsın ya da ya da tutmuş gibi yaparsın.
İşte patlattığım/patlattığımız son cümle, birlikte ve milyonlarca kadınla birlikte;
Ben; elimi sıkı sıkı tutmayacağını bildiğim hiç kimseyle o sokakta dolaşmayacağım.
Repliklerin ve benim sıcak elimin bir anlamı yoksa kimseyle o filmi izlemeyeceğim.
Ve ben...
O şarkıyı hiç bir zaman söylemeyeceğim.
Dünyanın en güzel keki bile olsa "sana kek yaptım" demeyeceğim.
Tarifini bulmuş bile olsam havuçlu-tarçınlı keki bir başıma yiyeceğim.
Benimle yemeye layık biri olmadıkça yanımda, kendim pişirip, kendim yiyeceğim : )
Ama ama yine de ne var ki; birinin kadını olmak istiyor canım; biraz korunmak, biraz şımarmak, biraz dolaşmak, sevmek ve sevilmek istiyorum sonsuza dek...
Kek olmasa da budur dilek...
Havuçlu-tarçınlı-niyetli kekimden bir dilim yemek gerçekten ister yürek : )
Kadınca ve yine DinçeL'ce bir yazıyla ayrılıyorum yine yanınızdan : )
Ha unutmadan ; bu yazı bana göre ne o kadının, ne de benimdir, bu yazı bence; dünya üzerinde yaşayan her kadının niyetidir.
Sizce?...

Sevgilerimle : )

5 Ekim 2010 Salı

E . L . M . A .


Elma masal gibi bir meyve.
Yakışır her masalın nihayetine, gökten 3 elma düştü diye...
Gerçek yaşamda, beklerim ben hep onu.
Düşse de muradımıza ersek diye.
Düşse yerim belki de keyifle.
Niye düşmedi bunca yıl.
Sordum kendime geçen yıl.
Buldum nihayetinde, bağırırdım çocukken "elma dersem çık, armut dersem çıkma" diye.
Armut diye mi duydu sesimi ne?...
Çıkmadı bir türlü ortaya.
Saklandı bir yerlere.
Düşemedi gökten 3 elma bir türlü.
Ama ben yine de seviyorum onu her türlü.
Kırmızı, sarı, yeşil ve golden haliyle.
Masal şimdilik çekmecede beklese de,
Birgün biliyorum ki elma'lar yağacak tepemize. . .

YE, DUA ET, SEV !...

Bu benim okuduğum son kitabın adı.
Kitabın yazarı kitabın aynı zamanda esas kahramanı.
Kadını.
Başka bir kadını ilave etmek istermiyiz, eğer istersen seni, beni, ve diğer kadınları gösterebiliriz.
Ama bunu yapabilmemiz için, bunu hak etmek için tıpkı Liz gibi, keşfetmemiz gerekiyor, silkelenip,yenilenmemiz gerekiyor.
Kendimden çok benzer yerler buldum Liz'in hayatının kitabında.
Evlenmiş(aynı), mutsuz olmuş(aynı),bu mutsuzluğu sonlandırmaya karar vermiş(benim ki daha uzun bir süreç ama ver mişiz ikimizde bu kararı nihayetinde, tebrikler ikimize de....her neyse bu da aynı :) sonra Liz yeniden aşık olmuş,tutulmuş,med-cezir'li bir ilişki yaşamış,sonunda da salya sümük olmuş, dağılmış,derbeder olmuş.(farklı)
Liz bu yeni mutsuzluğunda almış başını önce gitmiş Bali'ye, sonra uğramış İtalya'ya, daha sonra ise dua etmek, arınmak için rota Hindistan'da bir Aşram'a, sonraki durak ise yine Bali'ye dönüp 7. kuşak bir şifacının yanına.
Yani ama birini unutmak için, yeniden değişim için, biraz cesaret için ne gerek var dünyayı dolaşmaya.
İkimizin farklılığı burada.
Benim de geldi başıma.
Eski eşimden sonra bende kattım birini hayatıma.
Yalan değil birkaç gün ağladım.
Ama ben bitmesine değil, biterken ki saygısızlığa ağladım.
Onu da sanırım bir kaç kez yaptım.
Sonra hemen "kıpırda kızım" düğmeme bastım.
İşaretler aradım.
En iyi işareti "bitmesine" bağladım.
Kendime iyi şeyler hatırlattım.
Böyle gereksizce bittiyse vardır bildiği Allah'ın.
Şükürlere sığındım.
Ben duamı böyle yaptım.
Evet bolca yemek bende yedim.
Şehirlerde gezdim.
Bol kahkaha attım.
Arkadaşlarımı da yanıma kattım.
Hatta gecelere bile aktım.
Sonra döndüm dolandım yine kendimle baş başa kaldım.
Herşeyi ben başardım.
Sevmeyi de-unutmayı da.
Umursamamayı da.
Niye umursayayayım ki,
Ben daha burdayım.
Üzüleyim diye doğmadım.
Buna inanınca insan, şaşılası bir şekilde bin defa daha doğuyor sanki.
Kendisi kocaman oluyor ama her durum ufalıyor sanki.
Bir mucize gibi.
Benim kitaptan farkım bu.
Doğrusu Liz güzel bir kitap yazmış ama uğrasaydı bana, "Herşey senin beyninde derdim ona, bak dünyayı dolaşmadan da yok edebiliyorsun hüznünü oturduğun koltukta."
Hadi gel yer açayım sana da.
Keramet benim koltuğumda değil ama bulaşmak istersen şayet, kendini sevmeyi keşfet : ) gerisi mühim değil" derdim ona...
Birde ne öğrendin diye sorardım ona ?
O bana sorsaydı anlata anlata bitiremezdim.
Yaşantımdan öğrenmek her daim ödül oldu bana.

N O T :  Ha bu arada Liz'in yazdığı gibi yeniden sevmek konusu sanıyorum ki benim içinde "yeniden yapılabilecek bir şey" konusu, kendini seven insan; herkesi yeniden sevmeye inanır da ondan...

Son Söz ; Liz keyifle okudum kesinlikle, sonunda "aynı" olan birşey var ki ikimizde başardık bence, DinçeL ve Liz yöntemleriyle.
Sevgilerimle : )

1 Ekim 2010 Cuma

FATMAGÜL'ün SUÇU NE?...

Ne?
Yıllar önce izlediğim aynı adlı bir filmden biliyorum konusunu.
Yine taa yıllar önce televizyon seyretmeme kararı aldığım için ise, şimdikini seyretmeyi düşünmüyorum kesinlikle.
FatmaGül'ün durumu; üzerinde çok ama çok titizlikle düşünülmesi, neler yapılması gerektiği konusunda acil önlemler ve çözümler üretilmesi gerekli elzem bir konu.
Yok mudur FatmaGül'leR.
Onlar gizliler ve lekeliler.
Bir an'lık zevk için bir ömür ziyan edilmiş şanssız kişiler.
Bu böyle tabi ki de.
Ama benim yazım başka bir çerçevede.
Bir enstantanede.
Ben seyretmesemde, evimde bu diziyi seyreden kişiler var.
Kendi odamdan çıkıp da, su içmek için mutfağa gitmek üzere geçtiğim yol, bizim evde televizyonun olduğu salondur.
Dönüp baktığımda geçerken tv.ye, FatmaGül'ü yumrukluyordu nişanlısı hastanede.
Benim konum bu.
FatmaGül bir adamı sevmiş, adamda onu sevmiş (!) bilrlikte hayaller kurmuşlar, birde tek gözlü bir evin tuğlasını örmüşler.
Düşler kurmuşlar birlikte.
En çok da FatmaGül inanmış bu düşlere.
İyi günde, kötü günde.
Hadi canım, vurur muydu öyleyse.
Sebep ne? FatmaGül istemediği halde bir ilişkiye maruz kaldı, tecavüz edildi diye.
Erkek olmak nedir?
Bana göre çok şeydir.
Bence kelimesinin içinden beslenir.
ERK'tir o, kuvvettir.
Kuvvet pazularında değil, yürekteyse erkektir.
Bir erkek iyi günde, kötü günde söz vermişse birine, kötü günde vurmamalı karşısındakine.
Başına dünyanın en kötü şeyi gelse bile.
Gücünü en çok o zaman göstermeli sevdiğine.
Söyleyeceği tek bir cümle; şükürlere döndürür kadının yüreğini.
Söyleyemediği cümlede ise kadın gider kendi yönüne.
Bir erkek, erkek gibi olmalı bence.
Pazularında değil, gerçekten yüreğiyle...
Bir iyi bir de kötü haberim var bu konuyla ilgili.
İyi günlerde, zor günlerde gelip geçicidir.
Onlar geçer ama kalır iz'ler.
Erkek zor günde vurur, gider, yok olur.
Ama asıl kadın gider.
Güçlenir.
Dağ olur.
Bu budur.
Zor gününde "kadınım" dediği kadının yanında olmayan erkeğe kadının cevabı "G i t" olur.
Bu benim hayatımda tecrübeyle sabit bir durumdur.
FatmaGül'e de olacak budur.
Böyle erkeklere ve diziyi seyredenlere duyurulur.

30 Eylül 2010 Perşembe

KORKU denen şey : (

Bence üzerinde varsa şayet, hemen salıverilmesi gerekli "korkunç"birşey.
İnsanın "pause" düğmesine basıyor.
Durmuyor sanki orada donuyorsun.
Hayal kuramıyor, kurmuş olduklarını ise; kanat takıp uçuramıyorsun.
Salıverilmiş, göğün üstünde birkaç kez tur atmışta, sonra döne döne bir apartmanın tepesindeki balkona takılmış uçurtma gibi olursun.
Rengin solar o son'da.
Korkun var ya bir kere, oradan kurtulmaya bile korkar durursun.
Uçurmaz rüzgar artık seni hayal ettiğin uzaklara.
Halbuki hayat kumara değer bir şey.
Deneyip becermenin zıddı, deneyip becerememek.
Bu gerçekten çok mu zor, çok mu korkunç.
Bence denememek daha korkunç...
Korkuları aldın mı bir kere koynuna, işin çok zor.
Pause'a kilitlenip tekrar yürümek zor.
Kendimden çok şahidim ben bu duruma.
Korkularım yüzünden çok tıkandım geçmiş zamanlarda.
Yol alamadım.
Durdum, dumur ve darmadağan oldum.
Kendimi uzaktan seyrettiğimde bir acı duydum.
Sonra karar verdim bir gece.
Korkularımı attım penceremden.
Aşağıya baktım.
Onlar dibe gittiler.
Sonra yukarıya baktım.
O gökte kendimi gördüm.

Özgürdüm...
Kanatlar taktım, göğe doğru süzüldüm.
Korku yoksa, endişe de yok.
Hiç dikkat etmediniz mi hayat biz neye endişe ediyorsak onu veriyor bize.
E o zaman hadi korkular çöpe : )
DinçeL ' ce.

29 Eylül 2010 Çarşamba

TIH TIH TIH. . .

Kısacası bu cümledir...
Uzunu; yasak der, anlamı; sansür içerir.
Benim cümlem ise hiçbirini sevmemektir.
Sansür deyince ilk sansür hikayem gelir her daim aklıma.
Biz çocukken evlerindeki renkli televizyonu hayret bakışlarıyla "aaaaa" nidalarıyla seyrettiğimiz dedikoducu Fitnat Teyzenin evi gelir gözümün önüne hala daha.
Biz hayretler ede duralım, o bizim o renkli dünyaya daha fazla yaklaşmamamız için elinden geleni yapardı, "Tıh tıh tıh, yaklaşmayın sakın haaa, yasak derdi" ve YASAK'lar koyardı.
Sonra ben büyüyence en tanıdığım kelime oldu bu kelime.
Hazmetmesek de, layığımız budur bence.
Bu duruma bence en küçük birimlerimizde (aile ve yakın aile dostları evlerinden) kıdemliyiz bence.
Bu yüzden mi kolay uyum sağlarız bu her yanı yasak (!) ülkemize.
Öğrenme kültürümüz bu olduğu için mi.
Bizler özgür yaratıklar olamadığımız için mi?
Hangisiyse söyle.   

BAZI KARELER HAKKINDA. . .

Bugün facebook listeme dahil olan kişi, taa yıllar öncesinden de hayatıma dalış yapmış oldu.
Arkadaşlık isteğini görünce, tüylerim diken diken oldu.
Facebook'un mucizesine bir kez daha şapka çıkartmak şart oldu.
Adını ve yüzünü görünce karşımda, binbir türlü kare geldi aklıma.
Lise yıllarım,
Genç kızlığım,
Genç kızlık coşkularım,
O coşkuya eşlik eden onunla birlikte yaşanmış anılarım selam verdiler bugün bana.
Hepsini yazacak değilim tabi ki buraya.
Ama içlerinden biri var ki kıyamam ona.
Demiş ti ki birgün bana.
Çimenlerin üstünde birlikte göğü seyrederken;
"Bak fotoğrafını çektim bu an'ın, hep aklımda kalacak bu an'ım"
Kaydettim beynime.
Orada kalacak benimle.
Genç kızlığım anlamamış bana ne söylendiğini o yıllarda.
Fotoğrafı mı çekilirmiş hiç yaşanan an'ın...hah!
Çekilir miş evet..
Onu görünce bugün karşımda.
Hiç tereddütsüz o kare geldi aklıma.
Meğerse bende bas mışım deklanşöre o anda.
Fırladı hemen beynimin bir yerlerinde saklandığı köşeden, geldi oturdu köşeme yeniden.
Başka başka kareler de ekledim kendime 37 yılım boyunca.
Düşünmeden Şakkk! diye çıkıyorlar karşıma.
Bunu yapmayı o zaman mı öğrenmişim bilmem ama profilimde de yazdığım gibi insanların iç dünyalarının fotoğraflarını çekmeye bayılırım.
Bu benim anlamım.
Bu yüzdendir ki hoşgeldin yeniden hayatıma canım arkadaşım...
Yeni paylaşımlar için ve anlatacağın herşey için çok ama çok sabırsızım : )

K U M B A R A

Benim ki bu değil...
Daha büyük...ama çok büyük...
Hani çocuğuna sorarsın ya "beni ne kadar çok seviyorsun" diye.
O da açar iki kolunu iki yana "bu kadar çok" der ya hani, işte o kadardan da büyük benim kumbaram...
İçine para atıyorum ben de herkes gibi.
İçinde hayallerim var çünkü; satın alacağım.
İstediğim kadar olunca kumbaramın içindeki para, dünyanın öbür ucunda olacağım.
İçimdeki mantra bunu dilemekte sessizce.
Dünya haritam hergün önümde, sevgili Evren'e "onu gezeceğim" ilan edilmekte.
Çipli pasaport cebimde.
Hayallerim cebimde.
Paralar birikmekte.
Benim paralarım hayallerimi almak için birikmekte.
Benim kumbaram bunun içindir ki DEVASA büyüklükte.